duran
Başlangıç
Karma: +1/-0
Offline
Mesaj Sayısı: 16
|
 |
« : Haziran 05, 2007, 07:01:17 ÖS » |
|
Ortadoğu İlüzyonları ve Türkiye'nin Stratejik Yanlışları
Ortadoğu, jeopolitik dünya coğrafyasının en kompleks bölgesidir. Bölgenin, ya da en azından bölgeyi yakından etkileyen güçlerin sınırları, Fas'dan Afganistan'a, Rusya'dan Orta Afrika'ya kadar uzanır. Özellikle 20 yüzyılın en büyük değeri haline gelmiş olan petrolün bulunmasıyla birlikte büyük bir önem kazanan Ortadoğu, yine yüzyılın başından bu yana dünyanın en istikrarsız, en kanlı bölgelerinden biri olmuştur. Savaş, terör, işgal, katliam, baskı, tehcir gibi terimler, Ortadoğu lisanının alışılımış öğeleridir. Bunun yanısıra, bölgedeki ülkelerin ve diğer dış politika aktörlerinin aralarındaki ilişkiler de son derece karmaşık ve değişkendir. "Düşmanım dostu düşmanımdır" mantığının en çok rağbet gördüğü bölgedir dünyada. Fakat düşmanlar sık sık değişir. Ve tek bir değişim, "düşmanımın düşmanı dostumdur" mantığı içinde birden fazla yeni değişim oluşturur. Hesaplanması çok güç "domino teorileri" gelişir. Bu nedenle, dünyanın en kaygan stratejik zemini Ortadoğu'dadır.
Böylesine kaygan ve değişken bir denklemler zinciri üzerinde dış politika yapmak da, doğal olarak, son derece "tecrübeli", "uyanık", hatta "kurt" olmayı gerektirir. Nitekim bölgeye damgasının vurmuş olan devlet adamları; Kissinger, Ben Gurion, Esad, Begin, Sedat, Yamani, Schultz gibi ve daha yüzlerce "kurt"u içermektedir.
Ancak ne yazık ki, Türkiye, son dönemde izlediği dış politikası nedeniyle, hiç de böylesi bir "kurt" görüntü çizmemektedir. Aksine, Türkiye'nin iki temel stratejik açılım yönünde, yani Balkanlar ve Kafkasya/Orta Asya bölgelerinde ortaya çıkan "acemilik", üçüncü dış politika yönü olan Ortadoğu'da da çok keskin bir biçimde kendini göstermektedir. Dahası, Ortadoğu'da "acemi" olmak, Balkanlar ve Kafkasya-Orta Asya'da acemi olmaktan çok daha tehlikelidir.
Türk dış politika mekanizmasının Ortadoğu'da karşılaştıdığı sorunun, öncelikle bir teşhis sorunu olduğunu söyleyebiliriz; bölgedeki siyasi aktörlerin gerçek hedef ve hesapları teşhis edilememektedir. Belki de bu durumu "görme bozukluğu"ndan ziyade, "ilüzyon" olarak tanımlamak belki daha doğru olabilir. Görme bozukluğu görenle ilgili bir hatanın sonucudur, ilüzyonda ise, birileri var olan gerçekleri kasıtlı olarak size yanlış ya da eksik gösterir.
Türkiye'nin önüne sunulan ve başta medya olmak üzere dış politika ile ilgili çevrelerin önemli kısmı tarafından "yutulan" bu ilüzyonun temel işlevi, Türkiye'yi İsrail'in dış politika vizyonunun bir parçası haline getirmek olmuştur. Bu makalede, bu ilüzyon ile gerçekler arasındaki farkı inceleyeceğiz.
Amerikan-İsrail Objektifinden Ortadoğu Fotoğrafı
Amerikan-Sovyet çatışmasının sona ermesi ve Körfez Savaşı ile Amerikan hegemonyasının görüntüde de olsa tescillenmesinin ardından, Amerika ve İsrail yönetimleri tarafından yeni bir Ortadoğu resmi çizildi. Batı medyasının büyük isimleri ya da "saygın" dış politika gözlemcileri tarafından da onaylanan bu resme göre, Ortadoğu, Soğuk Savaş'ın ardından yeni bir iki-kutuplu sisteme oturmuştu. Bir yanda Amerika'nın uzaktan koordine ettiği ve İsrail'in başını çektiği bir "barış cephesi" oluşuyordu. İsrail'in yanına, Ürdün, Arafat'ın FKÖ'sü, Mısır ve muhafazakar Arap monarşileri ekleniyordu.
Öteki yanda ise tam bir "şer cephesi" kurulmuştu. Bu cephe, üç ülkeden, İran, Suriye ve Bağdat'taki Saddam rejiminden ve bir de ilk iki ülke tarafından desteklenen "terör örgütleri"nden müteşekkildi. (Gerçi Saddam'ın İran ya da Suriye ile arası iyi değildi, ama o da onlarla aynı "barış ve demokrasi karşıtlığı"nı paylaşıyordu).
Aslında bu ikinci cephenin tek daimi üyesi İran ve onun desteğini alan radikal İslami örgütler gibi gözüküyordu. Yapılan yorumlara göre, Saddam'ın devrilmesinin ardından-ki bunun pek yakında gerçekleşeceği öngörülüyordu-Irak da "normalleşerek" öteki "barış cephesi"ne katılacaktı. Suriye ise bazı tavizler ve usta bir diplomasi sonucunda İsrail'le barış yapmaya ve aynı Mısır gibi bir Amerikan müttefiki olmaya ikna edilecekti. Dolayısıyla, geriye bir tek İran kalacaktı, Sovyetler Birliği'nin yok olmasıyla birlikte boşalan "Şer İmparatorluğu" koltuğuna oturabilmek için.
Amerikan ve İsrail yönetimleri, bu yeni iki kutuplu modelin gerçek ve en önemlisi kalıcı olduğunda çok ısrarlı davrandılar. Bir ikinci ısrarları ise, Türkiye'nin de açık bir biçimde birinci cepheye katılması içindi. Belki binlerce kez tekrarlanan bir nakarata göre, "bölgenin yegane iki demokrasisi olan Türkiye ve İsrail'in yakın birer müttefik olmaları" en normal ve en gerekli gelişmeydi.
Bu argümanlarını desteklemek için de, en çok, Türkiye'nin hassas noktası olan terör konusunu kullandılar. Türkiye, 1980'lerin ilk yarısından itibaren giderek ivme kazanan bir ayrılıkçı terör belası ile karşı karşıyaydı. İşte bu yüzden, Amerikan-İsrail ikilisi, terörün en az Ankara kadar Kudüs'ü de rahatsız ettiğini ve gerçek bir çözümün ancak tüm bölgeyi kapsayacak geniş çaplı bir ortak anti-terör politikası ile durdurulabileceğini söylediler. Ankara, kendisine sunulan bu fotoğraf ve bu "çözüm yolu" karşısında, kendisini Amerikan-İsrail ikilisinin oluşturduğu "Yeni Ortadoğu" kavramı ve stratejisi içine oturtmayı en akılcı hareket olarak gördü. Karşılıklı resmi ziyaretlerle olgunlaşan bu yakınlaşma, İsrail ve Türkiye arasındaki Askeri İşbirliği Anlaşması ile de en belirgin meyvesini verdi
Ancak ilk bakışta makul gözüken bu Ortadoğu fotoğrafı, gerçekleri tam anlamıyla yansıtmıyordu. Bazı detaylar fotoğraftan çıkarılmıştı ve bunlar son derece hayati detaylardı. Dahası, bu fotoğraf çok kalıcı bir pozisyonun resmi gibi gösteriliyor ve Türkiye buna göre davranmak zorunda bırakılıyordu. Oysa, detaylarından yoksun haliyle bile, yalnızca çok kısa bir zaman dilimi için geçerliydi. Fotoğrafın içindeki en yanıltıcı imaj ise, bizzat İsrail'in kendisine ait olan görüntüydü.
Bu nedenle, öncelikle İsrail'in gerçek görüntüsüne bir göz atmak gerekmektedir.
İsrail'in İkili Politika Geleneği
Soğuk Savaş döneminde dünya kamuoyunu meşgul eden konuların biri, Güney Afrika Cumhuriyeti'nde uygulanan ırk ayrımı ("apartheid") politikasıydı. Beyaz azınlığın egemenliğindeki ülkede, siyahlar açıkça parya muamelesi görüyorlardı. Bu nedenle de Güney Afrika uluslararası topluluktan büyük bir tepki görüyordu. BM ve diğer uluslararası kuruluşlar, Güney Afrika üzerinde çeşitli yaptırımlar uyguluyorlardı. Apartheid ülkesi, uluslararası topluluktan "tecrit" edilmiş konumdaydı.
Ancak apartheid rejiminin istikrarlı bir müttefiki vardı ve uluslararası topluluğun baskılarını bu müttefiğin yardımıyla aşabiliyordu. Bu müttefik; apartheid rejimiyle, askeri ilişkiler, istihbarat yardımlaşmaları, ekonomik bağlar, hatta ortak bir nükleer programla bağlı olan İsrail'di.1
Fakat, 1980'lerde apartheid'in daha da kanlılaşması ve uluslararası tepkinin daha da şiddetlenmesi üzerine, İsrail bu ittifakı kayıtsızca sürdüremeyeceğini anladı. Ama, ittifaktan vazgeçmek niyetinde de değildi. Bu nedenle ilginç bir politika izlemeye karar verdi: O da Güney Afrika'yı tüm dünya gibi sözlü olarak kınayacak, ancak gerçekte apartheid rejimi ile olan tüm ilişkilerini gizli olarak sürdürecek ve dahası, bu rejimin ayakta kalması için elinden geleni yapacaktı. Bu "ikili politika"nın mimarı ise, o zamanlar yine Başbakanlık koltuğunda oturan Şimon Peres'di. Kudüs İbrani Üniversitesi üyesi olan İsrailli profesör Benjamin Beit-Hallahmi, The Israeli Connection adlı kitabında bu politikayı şöyle özetliyor: "Kamuoyu önünde, İsrail kendisi ve Güney Afrika arasına daha fazla mesafe koymaya çalışacaktı. Gizli cephede ise İsrail Güney Afrika'ya halkla ilişkilerden askeri ve karşı istihbarat önlemlerine kadar her konuda yardım ederek, ırk ayırımının tekrar canlanması için elinden gelen herşeyi yapacaktı..." 2
Aslında İsrail, "ikili politika"yı başka yerlerde de uygulamıştı. Aynı Güney Afrika gibi ırk ayrımının acısını yaşayan Rodezya bunun bir örneğiydi. 1965 yılına kadar bir İngiliz sömürgesi olarak kalan ülkede, o tarihten sonra beyaz azınlığın yönettiği bir baskı rejimi kuruldu. Bu rejim dolayısıyla ülkeye Beyaz Rodezya adı veriliyordu. Ancak Ian Smith'in önderliğindeki beyazların bu egemenliği çok sürmedi; 1980 yılında ülkedeki iktidarı siyah çoğunluk ele geçirdi. İşte İsrail, bu Beyaz Rodezya'nın en önemli dostlarından biriydi. Benjamin Beit-Hallhmi'nin deyimiyle, "İsrail'in kendini Rodezya'daki beyaz iktidarın devamına adamıştı." 3 Ama İsrail dünya kamuoyuna farklı bir görüntü çiziyor ve ırkçı rejime uygulanan yaptırımları desteklediğini açıklıyordu. Irkçı rejimi desteklemek gibi "yüz kızartıcı" bir suçu, çok gizli bir biçimde işliyordu.
Aynı "ikili politika", İsrail-Kontra bağlantısında da uygulandı. Kontralar, Nikaragua'da 1979 yılında diktatör Somoza'yı devrimle indirerek sol bir yönetim kuran Sandinistalar'a karşı ABD'nin örgütlediği aşırı sağcı gerillalardı. İsrail ise en az ABD kadar işin içindeydi. Ancak dünya kamuoyu kontra-İsrail bağlantısını fazla duymadı. Çünkü İsrail resmi olarak, kontralarla herhangi bir bağlantısı olduğunu reddediyordu. Batı medyası da İsrail'in olaydaki rolünü küçük göstermek eğilimindeydi. ABD'li bir istihbarat uzmanı bu konuda şöyle demişti: "İsrailliler gizli bir operasyonun nasıl yönetileceğini çok iyi biliyorlar." 4 İsrail'in kontra operasyonunu gizli tutmak için kullandıkları bir yöntem de, bu faşist birliklerin eline Sovyet yapımı silah verilmesiydi. Böylece silahların kaynağı ortaya çıkmıyordu.
Tüm bu örneklerin yanında, İsrail'in "ikili politika" geleneğinin en çarpıcı örneği, Sri Lanka iç savaşında yaşanmıştı. Azınlıktaki Tamiller'in içinden çıkan Tamil Kaplanları adlı gerilla grubu ile Sri Lanka hükümeti arasında 1983'ten bu yana süren iç savaşa İsrail de dahil olmuştu. Ancak Yahudi Devleti ilginç bir şey yapıyordu: "Terörizme karşı" Sri Lanka hükümetine silah satıp askeri "know-how" aktarırken, bir yandan de Tamil gerillalarını askeri eğitimden geçiriyor ve silahlandırıyordu!... Öyle ki, Tamillere karşı ülkenin kuzey kıyılarını korumaları için Sri Lanka hükümetine İsrail yapımı Devora hücumbotları satılmış, Tamil gerillaları da hücumbotlara saldırı konusunda Mossad'ın Kfar Sirkin'deki üssünde eğitilmişlerdi! Eski Mossad ajanı Victor Ostrovsky, durumu, "İsrail, iki tarafın da üst düzey askeri kuvvetlerini, iki tarafın bilgisi dışında, aynı anda eğitti" diyerek özetliyor.5
Bütün bu örnekler, İsrail'in ne denli "çok boyutlu" bir dış politika uyguladığını göstermektedir. Yahudi Devleti, resmi diplomasi boyutundaki görünümünden çok farklı politikaları gizli boyutta yürütebilmektedir. Bir örgütü ya da bir ülkeyi desteklerken, Batılı Yahudi finans merkezleri sayesinde Batı medyası üzerinde kurduğu etkiyi kullanarak bunu gizleyebilmekte, etkili ilüzyonlar yaratabilmektedir.
Hiç bir şekilde "acemi" değil, aksine aşırı derecede "profesyonel"dir. Ve ne yazık ki Türk dış politikasında zaman zaman görülebilen "acemilikler", Yahudi Devleti tarafından çok profesyonelce kullanılabilmektedir.
|